|
|
||
![]() |
Antropoloji İle İlgili Merak Edilen Sorular Ve Cevapları Hit: 420 Tarih: 2010-01-21 Ekleyen: blackprens |
|
»Antropoloji İle İlgili Merak Edilen Sorular Ve Cevapları »Antropomorfizm Nedir? »Desantrasyon »Eksantrik Pres Projesi »Etnosantrizm »Etnosantrizm »Fen Ve Teknoloji Proje Ödevi HİDROELEKTRİK SANTRALI PROTOTİPİ »Futbol Antrenmanlarında Güncel Yaklaşımlar »Futbolda Antrenörlük Felsefesi »Marksizm Ve Antropoloji »Obezite İlaç Tedavisi Santral Etkili İlaçlar »Termik Santral çalışma Prensibi »Zihinsel Antrenman »Zihinsel Antrenman | Antropoloji İle İlgili Merak Edilen Sorular Ve Cevapları
1-Evrime göre insanın çene yapısı küçüldüğü için mi 20'lik dişler artık çıkmıyorBununla ilgili kaynak verebilir misiniz Yirmi yaş dişleri hakkında en yaygın kanı, erken insan toplumlarında var olan beslenme tarzına uygun görevlerinin olduğu düşüncesi. İnsanın o zamanki koşullarda sahip olduğu beslenme tarzında yirmi yaş dişleriyle birlikte her iki yanda altlı üstlü 3er azı dişi barındıran çenelerimiz, mükemmel çiğneme sağlıyordu. Ancak, ilkel insanın tek özelliği büyük çenesi değildi. Aynı zamanda beyin hacmi de modern insana kıyasla daha küçüktü. Yirmi yaş dişlerimizin, beynimizin büyüme süreci içerisinde, kafatasının üst kısmı genişlerken çenede meydana gelen daralma nedeniyle körelmeye başladığı en sık karşılaşılan hipotez. Bu arada, değişime uğrayan beslenme tarzımız nedeniyle de, artık bu dişlere eskisi kadar gereksinim duymuyoruz. 2-Dünyada kaç ırk vardır, temele inersek kaç ırk'a kadar inilebilir ve bunlar hangileridir? Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan, çok sayıda insan ırkı bulunuyor. Irkların birbirinden ayrılmasında ve tanımlanmasında, çeşitli gen sistemleri ve morfolojik özellikler kullanılıyor. Carleton Coona göre, insanlar iskelet yapısına göre 5 temel ırka ayrılıyor. Tüm diğer ırkların da, bu ırkların birbiriyle melezleşmesinden ortaya çıktığı kabul ediliyor. 1. Kafkas ırkı (Caucasoid): Kafkasya, Akdeniz, Kuzey ve Doğu Avrupa, Kuzey Afrika, Anadolu ve Hindistan bölgesini kapsıyor. Karakteristik özellikler arasında düz yüz, yüksek alın, ince dudaklar, dar ve öne çıkık burun, dalgalı saç, yüz ve vücutta yüksek kıl oranı, beyaz-kahverengi arası cilt rengi sayılıyor. 2. Moğol ırkı (Mongoloid): Çin, Japon, Eskimo, Ainu ve Amerika yerlilerini (kızılderilileri) kapsıyor. Karakteristik özellikler arasında sarı deri rengi, yüz ve vücut kıllarında seyreklik, yuvarlak yüz, çıkık çene kemikleri, az gelişmiş kaş kemerleri, basık burun ve yüz, kısık gözler, şişkin göz kapakları, düz siyah saçlar sayılıyor. Bir diğer belirgin özellik, erkek ve kadınların dış görünüşlerinin, diğer ırklara kıyasla daha fazla birbirine benzemesi. 3. Kongo ırkı (Congoid): Zencileri ve Afrika pigmelerini (kısa boylu ırkları) kapsıyor. Karakteristik özellikleri çok koyu deri rengi, kıvırcık saçlar, seyrek kıllılık, dar bir baş, ileriye çıkık üst çene, geniş burun, kalın dudaklar, az gelişmiş çene ve dar kalça kemeri. 4. Capoid ırk: Congoidler dışındaki Afrika ırklarını kapsıyor. Çok uzun boy, kahverengi-siyah arası deri rengi ve özellikle kadınların kalçalarında yüksek oranda yağ toplanmasıyla karakterizeler. Bu ırkın en tipik örneği de Buşmanlar. 5. Avustralya ırkı (Australoid): Avustralya başta olmak çevre adalarda yaşayan ırkları kapsıyor. Çok farklı coğrafyalarda yaşamaları nedeniyle ortak özelliklerini saymak diğer ırklara göre daha zor. Ancak, açık deri rengi ve geniş burun, en temel tanımlayıcı özellikleri. 3-İnsanlar sosyal hayata ne zaman geçtilerVe ilk sosyal uygarlık hangisi Yazılı kaynakları bize kadar ulaşan en eski uygarlıklar Sümer, Eski Mısır gibi MÖ 4., 5. binyıla dayanan devletler. Bununla birlikte elbette yazılı kaynaklardan binlerce yıl önce bile insanlar topluluklar halinde yaşıyorlardı. Ama o günlerden günümüze yazılı belge kalmadığı için sağlıklı bir tarih veremiyoruz. Bununla birlikte arkeologların bulguları çok daha eski toplumlara işaret ediyor. Sözgelimi MÖ 5500lü yıllara tarihlenen Çatalhöyük insanoğlunun birlikte yaşadığı ilk yerleşim yerlerinden biridir. Yine de bu kadarı insanoğlunun birlikte yaşamaya başladığı tarih için çok geç bir dönemdir. Yerleşik hayata geçmeden önce de insanlar avcı-toplayıcı topluluklar oluşturuyorlardı. Böylece tarihimizi binlerce yıl daha geriye atabiliriz. Bu bağlamda görüyoruz ki insan, aslında başlangıcından beri toplumsal hayat sürüyor. Yalnızca kendi ailesi içinde yaşasa da, birkaç ailenin bir araya gelerek oluşturduğu klanlar, kabileler halinde yaşasa da insanlar sosyal canlılar. 4-Jeolojik zaman nedir ve insan kaç yıl önce ortaya çıkmıştır(Funja Birtürk) Jeolojik zamana, dünyanın oluşumunda itibaren günümüze kadar olan zamanların değişik dönemler halinde adlandırılması diyebiliriz. Biline İlk insan ya da insan benzeri canlının yaklaşık 2 milyon yıl önce ortaya çıktığı tahmin ediliyor. Jeolojik Zamanlar: Hadean (4.600 - 4.000 milyon yıl) Yerküremizin oluşumu ve kimyasal evrim süreci Arkeen (4.000 - 2.500 milyon yıl) Biyolojik evrimin başlangıcı ve ilkel oksijensiz yaşam Proterozoyik (2.500 - 545 milyon yıl) İlkel tek hücreden karmaşık çok hücrelilere geçişin olduğu dönem Paleozoyik (1. zaman) Kambriyen (545- 495 milyon yıl) Hayvanlar aleminin hızlı evrimi ve çeşitlenmesi Ordovisiyen (495 - 440 milyon yıl) Tatlı sulardaki ilk omurgalılar Silüriyen (440-410 milyon yıl) Karalardaki ilk canlılar: Bitkiler ve böcekler Devoniyen (410-354 milyon yıl) Çift yaşamlılar: Bir ayakları karada, bir ayakları denizde Karbonifer (354-298 milyon yıl) Dev boyutlu bitkiler - Kömür devri Permiyen (298-250 milyon yıl arası) Mesozoyik (2. Zaman) Triyas (250 -203 milyon yıl) Jura (203 - 144 milyon yıl) Kretase (144 - 65 milyon yıl) Dinozorların devri Senozoyik (3. Zaman) Paleosen (65- 53 milyon yıl) Eosen (53 - 33.7 milyon yıl) Memelilerin yükselişi ve günümüz yaşamının doğuşu Oligosen (33.7-23.8 milyon yıl) İlk hortumlu memeliler Miyosen (23.8-5.3 milyon yıl) Atların göçü ve egemenliği Pliyosen (5.3-1.8 milyon yıl) Hominidlerin (İnsan soyunun) evrimi Pleyistosen (1.8 - 0.01 milyon yıl) Buzul çağları Holosen (0.01 milyon yıl - Günümüz ) Pleyistosen'de yaşanan son buzul çağının sona ermesiyle başlayan devre yaklaşık 10 bin yıl öncesinden başlayan ve günümüze ulaşan bir zaman dilimini ifade etmektedir. 5-İnsanlar ilk olarak dili nasıl kullanmışlardır (yani ilk dil nasıl ortaya çıkmıştır)?Dünyada konuşulan ilk dil hangi dildir Konuşmanın gerçekleşmesini sağlayan unsurların (Beyin merkezleri, larinks (gırtlak), farinks, ses telleri, dil, dudaklar, at ve üst çene...) çoğu yumuşak dokulardan oluştuğu için fosil kayıtlarından silinir. (Sonradan çıkan yazıyı saymazsak)Dil arkeolojik kanıtlara da yansımaz. Bu bağlamda Dil'in oluşturan değişimin neden kaynaklandığı ve ilk olarak ne zaman ortaya çıktığı konusunda kesin bir yargıya ulaşmak oldukça zordur. Kaliforniya Üniversitesi nörologlarından Harry Jerison; Dilin, dış dünya ya da gerçekler üzerine imgeler oluşturma sürecinin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmış olabileceğini. Dolayısıyla zihinsel imgelemeye başka bir sinirsel (nöral) katkının ifadesi olabileceğini düşünüyor. Kimi bilim adamlarıysa, üst paleotik dönemde görülen teknolojik ve sanatsal alanlarındaki gelişmelerin, konuşma dili yetilerinde de önemli bir gelişmenin göstergesi olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca bazı paleoantropologlar, “Homo'ların” beyin büyüklüğünün artışını (insanımsı maymunlarınkinin iki katı), dil yeteneğinin sağlanmasında önemli bir etken olarak görüyorlar. 6-Acaba kafatası yapımızdan hangi etnik kökene mensup olduğumuzu öğrenebilmemiz mümkün müTürkiye de böyle bir merkez var mı? Morfolojik olarak kafatasının şekli, deri renklenmesinin derecesi, baştaki saçın şekli, vücut kıllılığı, göz kapağının şekli, dudakların kalınlığı, kan gruplarının frekansının değişimi, fenilthiokarbamidleri tadabilme yeteneği ile diğer anatomik ve fizyolojik özellikler ayırıcı özelliklerdir. Deri renklendirmesi uyumla ilgili olmasına karşılık, diğer anatomik şekillenmelerin nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Antropologlar birçok insan ırkının, coğrafik bölgelerdeki farklılaşmalardan dolayı ortaya çıktığını savunmaktadır. Bu bağlamda iskelet yapısı ele alınarak bir takım sınıflandırmalar yapılmış olsa da sadece kafatası değil vücuttaki tüm farklılıklar insan toplulukları arasındaki varyasyonu gösterir. Metrik bakımdan, kafatası yapısı kişiden kişiye farklılıklar gösterebilir. Herkesin kafatası yapısı kendine özgüdür. Ancak bu farklılıkları bir topluluğun belirleyici özelliği olarak sınıflandırmak yanlış olur. 7-İnsanlar ilk defa bir meyve yada sebzenin yenebileceğini nasıl anlamışlardırÖrneğin çok acı bir yeşil biberi ilk defa yemeyi deneyen insanlar çok acı olduğu halde bunun zehirli olmadığını nasıl anlamışlar ve yemeye devam edebilmişlerdir? İnsanların diyetlerinin şekillenmesi, büyük ölçüde deneme-yanılmaya dayanıyor. Ancak, bu şekillenme süreci boyunca yaşam için potansiyel tehlike olabilecek belli bazı kokulardan ve tatlardan uzak durulduğu da bir gerçek. Kesin kokular, acı tatlar, hatta ekşi tatlar, insanların uzak durdukları besinleri belirleyen öncelikli etkenler. Küçük çocukların da beslenme alışkanlıklarında bunlardan özellikle uzak durmaları da aynı nedene bağlanıyor. Hem besin hem de su gereksinimini karşıladığı görülen, tokluk hissi yaratan, tadında ya da kokusunda herhangi bir uyarıcı nitelik bulunmayan sebze ve meyveler, diğerlerine kıyasla insanın diyetine çok daha çabuk girerek benimsenmiş. Ancak, tadı ya da kokusu bu saydığımız ölçütlerin aslında dışında olan bazı besinlerin insanların diyetine girmiş olma nedenleri, başka etkenlere de dayanıyor olabilir. Çeşitli etnik grupların, belli inanışlar ya da alışkanlıklar dahilinde oluşturdukları beslenme tercihleri, daha sonra “damak zevki” olarak adlandırdığımız kavramın ortaya çıkmasına da önayak oluyor. İnsanların yaşadıkları bölgelerde bulunabilir olan ve olmayan besin maddelerine göre de şekillenen “damak zevki”, örneğin biberin hiç yetişmediği bir coğrafyada yaşayan insanların bu tada tamamen yabancı olmalarına ve belki de bir şekilde önlerine biber çıkması durumunda onun tadından hiç hoşlanmamalarına neden oluyor. Farklı coğrafyalar arasındaki kültürel etkileşim de, bu bölgelere özgü olan tatların, başka coğrafyalara yayılmasına yol açıyor. Tabii ki hangi besinin ilk önce nerede ne şekilde yenmeye başladığına ilişkin kesin kayıtlar yok (ekimi ya da yetiştirilmesi yapılan türler haricinde). Ancak, biberin ne şekilde tüketilmeye başlandığı konusunda size birkaç varsayım sunabilirim: * Biber bitkisinin önce tatlı olan bir türü yenmiş, hoşa gitmiş, daha sonra acı olan türleri de sakınılmadan yenmeye başlanmış olabilir. * Tesadüfen bir et parçası üzerine düşmüş olan bir parça biberin, bu eti koruyucu özelliği ya da etin tadını güzelleştirici etkisi fark edilmiş, bundan sonra da bir tercih nedeni olmuş olabilir. * Acı biber, bir etnik grupta bir inanışın parçası olmuş (örneğin kötülüklerden arındırdığı gibi) ve önce bu etnik grubun beslenme alışkanlıklarına yerleşmiş, daha sonra da bu etnik grubun etkileşim içinde olduğu diğer kültürlere aktarılmış olabilir. * Aslında tıbbi özelliği de olan biber bitkisinin, yine bir otacı tarafından bir hastayı tedavi etmek amacıyla tesadüfen kullanımına şahit olunmuş, bundan sonra da tüketilmeye başlanmış olabilir. 8-İlk çağlardaki neolitik, mezolitik ve paleolitik devirlerindeki inanış ne idiHangi din(ler)e inanırlardı? Tek tanrılı dinlerden önce insanlar çok tanrılı inanışlara sahipti. İlkel insanlar doğada gördükleri ama açıklayamadıkları güçlere tanrılık atfettiler. Gökyüzü, yıldızlar, ateş, Güneş ya da onları etkileyen herhangi bir doğa gücü onlar için tanrısaldı. Bilinen en eski inançlardan biri “ana tanrıça” kültüdür. Doğurganlığı, bolluğu ve bereketi temsil eden ana tanrıça fikri, isimleri bölgelere göre değişse de aynıydı. Kibele, Artemis, İştar, Astoreth ya da İnanna, ana tanrıçanın isimlerinden yalnızca birkaçı. Çok tanrılı inanışların en çok bilinen örnekleri Eski Mısır ve Eski Yunanda karşımıza çıkıyor. Doğa güçlerinin kişileştirildiği bu dinlerde her tanrı ya da tanrıça ayrı bir gücü simgeliyordu. Eski Mısırda Osiris, İsis, Seth, Hathor, Ra, Amon gibi büyük tanrıların yanında firavunların da tanrı olduğuna inanılırdı. Eski Yunandaki belli başlı tanrıçalar ve tanrılarsa Zeus, Hera, Apollon, Poseidon, Hades, Afrodit, Hermes idi. Benzeri çoktanrılı inanışlar farklı tanrı ya da tanrıça isimleriyle dünyanın her yerinde görülür. Eski Türklerse şamanist inanca sahipti. Buna göre iyiliğin temsilcisi, en büyük tanrı olan Gök Tanrıydı. Kötülükse, yer altında yaşayan Erlik Han adıyla kişileştirilmişti. Tek tanrı inancının yerleşip yaygınlaşmasıyla bu dinler terkedildi. 9-niçin Homo sapiensin Neandertal denen canlının yerini almasında onun (mesela) rekabet edememe gibi bir özelliği etkili olmamıştır da doğurganık periyodunun seyrekliği ve yaşam süresinin etkili olduğu düşünülmektedironlar da ayrı bir tür halinde yaşamlarını idame ettiremezler miydiyoksa tüm bunların altındaki asıl mantık da gene rekabete mi dayanıyor? Fosil kayıtları, Neandertallerin (Homo neanderthalensis) anatomik açıdan modern insanlara benzeyen Cro-Magnon adamının Avrupaya göç etmesinden birkaç bin yıl sonra yok olduklarını gösteriyor. Bunun nedenleri konusunda farklı görüşler var. Bu görüşlerin en popülerlerinden biri, insandan ayrı bir tür olan Neandertallerin, Homo sapiensin Avrupaya gelişi sonucu, ortaya çıkan rekabete bağlı olarak yok olduğu. Yani, kimi araştırmacılar, teknolojik açıdan daha gelişmiş olan H. sapiensin, doğurganlık hızı daha yavaş ve yaşam süresi daha kısa olan Neandertallerin yerini aldığını düşünüyorlar. Buna karşıt bir başka görüşe göreyse, binlerce yıl boyunca Avrupanın aynı bölgelerinde birlikte yaşayan Neandertallerle insanlar birbirine karışarak, bugünkü modern Avrupalıları oluşturmuşlardı. 10-Neandertal adamı diye adlandırılan varlıklara ne oldu? Neandertaller, Avrupa ve Batı Asyada, Homo sapiensten önce ve bir süre de onunla birlikte yaşayan homindlerdi. Neandertallerin tam olarak “kim” oldukları konusunda bir görüş birliği olmasa da, Avrupa ve Asyanın batısında yapılan kazılar sonucu, nasıl yaşadıkları konusunda bazı bilgiler ortaya çıkarılmış. Neandertaller, günümüzden yaklaşık 200.000-30.000 yıl önce, Buzul Çağında, Avrupa ve Batı Asyada yaşamışlardı. Kamplarının yakınından topladıkları taşlardan gereçler yapıyor, bunları, büyük bir olasılıkla ağaç parçalarına şekil vermek, avlarını kesmek gibi işlerde kullanıyorlardı. Mağaralarda, kovuklarda ve açık alanlarda yaşıyorlardı. Ateş kullanıyorlardı. Sanatsal ürünlerinin olup olmadığı konusunda çok az bulgu var, Bazı kazılarda, kişisel süs eşyası olduğu düşünülen hayvan dişleri bulunmuş, ancak Neandertallere ait mağara resmi ya da, taş ya da kemikten figüratif oymalara rastlanmamış. Neandertaller, anatomik açıdan modern insanlara benzeyen Cro-Magnon adamının Avrupaya göç etmesinden sonra yok oldular. Bunun nedenleri konusunda farklı görüşler var. Bunların en popülerlerinden biri, insandan ayrı bir tür olan Neandertallerin, Homo Sapiensin Avrupaya gelişi sonucu yok olduğu; teknolojik açıdan daha gelişmiş ve daha esnek olan H. Sapiensin, doğurganlık hızı daha yavaş ve yaşam süresi daha kısa olan Neandertallerin yerini almış olması. Buna karşıt bir başka görüşe göreyse, binlerce yıl boyunca Avrupanın aynı bölgelerinde birlikte yaşayan Neandertallerle insanlar birbirine karışarak, bugünkü modern Avrupalıları oluşturmuşlardı. 11-Evrim, Asyalıları bulundukları çöl ve buzul ortamları yüzünden çekik gözlü bir ırk haline getirmiştir. Bunun olması için, yani çekik gözlülerin seçilmesi için, çekik gözlü olmayanların zaman içinde elenmesi yani ölmesi gerekmektedir. Ama hangi canlı sadece gözüne toz kaçtığı için veya gözleri beyaz renkten dolayı kamaştığı için ölür kiDaha basit (bir canlıyı öldürmeyecek kadar) örnekler de bulabiliriz! Asyalılar olarak muhtemelen kastettiğiniz Çinliler, Japonlar ve Moğollar, Eskimolar ve Amerikan yerlilerini (Kızılderilileri) de içeren Mongoloid ırkın üyeleri. Şişkin göz kapakları ve çekik gözler, bu ırkın öne çıkan özelliklerinden sadece ikisi. Buzul döneminden hemen sonra Bering boğazı aracılığıyla Amerika kıtasına ve kutup bölgesine geçtikleri düşünülen bu ırktaki göz şekli özelliği, muhtemelen sizin de değindiğiniz ortam koşullarına karşı büyük bir avantaj sağlıyor. Ancak bu karakterlerin, çekik gölü olmayanların ölmesi şekliyle ortaya çıktığını kesin bir şekilde düşünmemiz ne derece doğru olur Yaşama ortamındaki koşullarına uygun karakterlerin ortaya çıkışı, zaman içerisinde olagelen mutasyonların, yine uzun bir zaman süreci içerisinde ırkın gen havuzuna yerleşmesi şeklinde gerçekleşiyor. Bu süreç içerisinde ise, hele ki insan gibi doğal düşmanları ile rahatlıkla başa çıkabilen bir tür için konuşacak olursak, çekik gözlü olarak doğmayanların ölmesinden bahsetmemiz pek akla yatkın gelmiyor. Bunun yerine, çekik gözün söz konusu yaşama ortamlarında daha “avantajlı” oluşu nedeniyle, görülme sıklığının azalması ve en nihayetinde de tamamen baskın bir ırk özelliği haline gelmesinden söz edebiliriz. Aynı şekilde Congoid ırkın özellikleri olan koyu ten rengi ve kıvırcık saçlılık da, benzer bir şekilde ırk özelliği haline gelmiştir. Yani, açık tenli ve düz saçlı olarak doğan üyelerin ölmesi şeklinde değil, sadece gen havuzunda bu özelliklerin kalıtımını koruyamamaları şeklinde ortaya çıkmıştır. Bunun en doğal nedeni de, ortam koşullarına uygun karakterlerin doğal seçilime uğramasıdır. Ancak doğal seçilim her zaman “avantajlı olmayan karaktere sahip bireyler ölmeye mahkumdur” demiyor, bunun yerine “bu bireylerin sahip oldukları karakterler gen havuzundan silinmeye mahkumdur” diyor. Doğada çoğunlukla bu sebepten dolayı ölüm veya nesil tükenmesinin görülme nedeni ise, canlıların doğal düşmanları ile karşılaşma sıklıklarının yüksek oluşu. Dolayısıyla, dezavantajlı karakterler düşmanı çekiyor ve bu karakterlere sahip olan bireyler “av” konumuna düşüyor. Ancak insan doğal düşmanlarından oldukça yalıtılmış bir yaşam biçimine sahip. Bu nedenle de, sonuçta sadece söz konusu karakterlerin çekinik kalması veya gen havuzundan silinmesi durumu ortaya çıkıyor. Bu arada, bu ırkların içerisinde “genel ırk özelliklerini taşımayan” melez bireyler de halen doğuyor ve yaşamlarına normal şekilde devam edebiliyorlar. Kısacası, insan ırklarına bakacak olduğumuzda, doğal seçilim kurallarını biraz daha yumuşak bir bakış açısıyla düşünmemiz gerekiyor. Irk özelliklerinin ortaya çıkışı ağırlıklı olarak belirli genlerin baskın veya çekinik hale geçmesi ile ilgili. 12-İnsanların en yakın atası maymunlarsa, onlarda neden kuyruk var da bizde yok ve nasıl yok oldu? Sorunuzun cevabını vermeden önce, maymunların insanın en yakın "atası" olduğu yaklaşımını düzeltmek isterim. İnsanlar ve maymunlar, daha doğrusu bütün "primatlar" ortak bir atadan farklı kolların evrimleşmesiyle meydana gelmiştir. Yani, maymunların insanın en yakın "atası" değil, en yakın "akrabası" olduğunu söylememiz daha doğru olacaktır. Kuyruk bölgesi, tam anlamıyla omurgalılar ile birlikte ortaya çıkmıştır. Kuyruğun canlının hayatındaki işlevlerine baktığımızda, yaşam biçimiyle oldukça alakalı olduğunu görüyoruz. Harekette dengenin sağlanmasında, beslenmede, avlanmada, savunma ve korunmada, bazen de karşı cinsin ilgisini çekmek için kuyruk kullanılabiliyor. Maymunlar, yüksek derecede ağaçlarda yaşamaya adapte olmuş (arboreal) canlılar. Bu açıdan bakacak olursak, kuyrukları onlar için son derece önemli. Ağaçlarda yaşam, mükemmel bir denge gerektiriyor. Bu bakımdan, dallar üzerindeki harekette kuyruk mükemmel bir denge aracı. Yavruların ebeveynler tarafından taşınması ve korunması, ağaçlar üzerine yaşamın vazgeçilmez parçalardan biri. Bunu bazı türlerde erkek, bazı türlerde ise dişiler üstlenmiş durumda. Her iki koşulda da, yavru ve ebeveynlerin temasında, yine kuyruğun avantajları ön plana çıkıyor. Farklı primat türleri, yaşam alanları ve yaşam şekillerine göre, kuyruklarını en uygun şekilde kullanmaya yönelik adaptasyonlar geliştirmiş. Örneğin örümcek maymununda (Ateles), kuyruğun tamamen beşinci bir üye olarak kullanılmaya başladığını görüyoruz. İnsana en yakın "akraba" kabul edilen primatlar olan Pongidae (insansı maymunlar) ailesi üyelerinden goril ve şempanzeye baktığımızda, onlarda da kuyruğun indirgendiğini görüyoruz. Bu canlılarda da el başparmaklarının kısalması ve dik yürüme eğiliminin ortaya çıkışı ile birlikte, yaşam ortamı olarak ağaçlara bağımlılığın da azalışı söz konusu. Yürüme hareketinde dört üyenin birden kullanılmasından dik duruşa geçiş sürecinde kuyruk bir engel teşkil ettiği, ayrıca yaşam ortamı olarak ağaçlardan toprağa geçiş nedeniyle kuyruğun hayati öneminin büyük ölçüde yok olduğu bir gerçek. Bununla birlikte beyin hacminde artış, duyu organlarının ve el becerisinin gelişimi de dik yürüme ile birlikte ortaya çıkan diğer özellikler. Tüm bunlarla, kuyruğun üstlenmiş olduğu görevler, bir anlamda vücudun diğer bölgelerine aktarılmış oluyor. Buna bağlı olarak da, zaman içerisinde işlevini yitiren ve yeni yaşam biçiminde dezavantaj sağlayan karakterler (bu durumda kuyruk) yitiriliyor. Sistematikte Pongidae'den hemen sonra gelen insanın yaşam biçimini düşündüğümüzde de, kuyruk varlığının bize tamamen bir engel teşkil edecek oluşu kuşkusuz. Bu arada, hayvanlarda kuyruğun işlevleri konusunda biraz daha bilgi için "Hayvanlar, işe yarayan özelliklerini koruyacak şekilde evrimleştiklerine göre neden kuyrukları var ve bu kuyruklar ne işe yarıyor?" sorusunun cevabına da bakabilirsiniz. 13-İnsan gorilden mi evrimleşti Hayır, evrim teorisi insanın gorilden evrimleştiğini söylemiyor. Birçok kişi tarafından yanlış anlaşılan bu yaklaşımın esası, insanın gorilden evrimleştiği değil, insan ve gorilin ortak bir atadan evrimleştiğidir. Evrimin birkaç yılda değil, milyonlarca yılda gerçekleştiği gerçeğini de burada göz önünde bulundurmak gerekiyor. Yani bundan milyonlarca yıl önce yaşamış, ne insan ne de goril olan bir canlının, iki farklı şekilde evrimleşerek insanı ve gorili ayrı ayrı meydana getirdiğini düşünmemiz daha doğru olacaktır. Sadece goril değil, şempanzeler ve diğer primatlar da insan ile benzer özellikler taşıyorlar. Örneğin; insanlarda ve gorillerde kemik tipleri aynı ve sayıları da eşittir. Ayrıca şempanzelerin kanında bulunan hemoglobin proteinleri, insan kanında bulunan hemoglobin proteinleri ile birebir örtüşmektedir. Yapılan DNA çalışmaları sonucunda da, insan ve goril DNAsının birbirine oldukça benzediği ortaya çıkarılmıştır. DNA analizlerinin, evrimsel gerçekleri tartışmasız olarak açığa çıkardığı gerçeğine dayanarak, insan ve gorilin birbirine çok yakın akrabalar olduklarını kabul etmek kesinlikle yanlış olmayacaktır. 14-Evrim teorisi doğuysa, ahlak ve töreler nasıl evrimleşmiştir? Evrim, iki olguyu gerektirir. Bunlardan ilki, her yeni jenerasyonun bir öncekinden farklı olması şansını doğuran mutasyonlardır. İkincisi ise, çevre şartlarına en iyi şekilde adapte olmuş olan bireylerin üremesini öngören doğal seleksiyondur. Bu iki koşulun var olması durumunda, tür de çevre şartlarına en uygun şekilde adapte olacak yönde evrimleşir. Ancak buradaki “.evre şartlarına en iyi şekilde adapte olma” durumu “daha güzel”, “daha güçlü” veya “daha zeki” anlamına gelmek zorunda değildir. Evrim teorisi bize, türlerin bugünkü hallerine hangi aşamalardan geçerek ve ne şekilde ulaştıkları hakkında bilgi verir. Ancak insanların bugünkü davranış şekilleri ve ahlak anlayışları konusunda bilgi sağlayamaz. Örneğin; insan tek bir tür olmasına rağmen, yeryüzünde konuşulan 100 üzerinde farklı dil bulunmakta. Bu farklılığın, evrimleşme ile bir ilgisini kurmaya çalışmak hatalı olacaktır. Beyin ve ses tellerinin yapısı ile ilgili olmasına rağmen diller, aslında kültürler arasındaki farklılıktan kaynaklanmaktadır. Kısacası, ahlak ve töreleri evrim teorisi ile ilişkilendiremeyiz. Bu kavramlar, biyolojik birer değer olmayıp, insanın sonradan kendisinin ortaya çıkardığı kültür değerlerinin bir parçasıdır. Biyolojik evrim bu tarz değerleri içermez, ancak farklı toplumlarda ortaya çıkmış olan farklı değerlerin açıklanması ile sosyal evrim ilgilenir. |
|

