|
|
||
![]() |
çok Sesli Bir Ziyaret - özet Hit: 468 Tarih: 2010-04-07 Ekleyen: wild bat |
|
»1.sınıf Ara Tatil ödevi-2(38 Sayfa-çok Hoş) »9. Sınıf Kimya Notları Kitabın Başından Sonuna Kadar çok Yararlı »Anlamlarına Göre Sözcükler(gerçek-mecaz-terim)çok Renkli »Aritmetik Ortalama(çok Hoş) »Atatürk Kitapları Atatürkle Ilgili Birçok E Kitap »Avrupada En çok Kullanılan Antivirüs Programı.. »Basit-Bileşik Kesirler(çok Hoş) »Benim Derslerim çok Iyi Değil Ama Kardeşlerim çok çalışkan Neden »Bir Küçük Osmancık çok Kısa özeti »Bir Olayın çok Boyutluluğunu Fark Etme Nasıl Olur »Büyük Boyutlu Dijital Fotoğraflarınızı Gözden Geçirmek çok Vaktinizi Alıyorsa, çok çe »ç Sesi çok Hoş Bir Slayt(kelimeler) »çevremizde Yaşadığımız Bir Olay Neden Birçok Kişiyi Etkiler »çevreye En çok Zarar Veren Doğal Afetler | çok Sesli Bir Ziyaret - özetAslan heykelleri arasında yer alan kapılarını çaldığımda, cümbür cemaat karşılıyorlar beni. Arkadaşımla sarmaş dolaş olduktan sonra ayakkabılarımı çıkartırken, karşılama ekibinde yer alan her boydan 3-4 çocuk, neşeli kahkahalarla alkışlıyorlar beni. Gösterilen yakın ilgiden dolayı tüylerim ürperiyor, kendimden geçiyorum. "Demek ki şöhretim Marmara Bölgesinin sınırlarını da aşmış" diye kasılırken, arkadaşım giriş kapısının üzerine tüneyen renkli kuşları gösterip: — Amma kısmetli adammışsın yahu, diye tebrik ediyor beni. Daha içeri girer girmez devlet kuşu kondu kafana. O an fark ediyorum, başıma yukarıdan bir şeyler damladığını. Ve çocukların beni neden alkışladığını. Kuşların işi tabi ki. Dörtte biri peşin, gerisi de altı ay taksitle sahip olabildiğim yeni elbisem de nasibini almış, o yeşil ve cıvık damlacıklardan. Arkadaşım: — Herkes böyle şanslı değildir, diyor. Yakında köşeyi döneceksin herhalde. Ben, duyduğum mahcubiyetten dolayı köşeyi değil, en kısa yoldan eve dönmek istiyorum ama ne mümkün? Biraz önce çıkarttığım ayakkabılarım her nedense kaybolmuş ortalıktan. Hiçbir şey olmamış gibi cebimden kağıt mendil çıkartıp kuşların marifetini temizlerken, arkadaşım yan odaya seslenip: — Herküüül!.. diye bağırıyor. Amcana terlik getir bakayım. Ben, bu değişik ismi taşıyan yeğenimle tanışmaya hazırlanırken, boyum kadar bir köpek hırlayarak giriyor içeri. "Jaws"ı bile kıskandıran dişleri arasında da delik deşik olmuş iki adet terlik- .Getirip ayaklarımın dibine bırakıyor pat diye. Arkadaşım, zevkten dört köşe vaziyette. Hayvanın sırtını sıvazlarken: — Herkül çok iyi terbiye edilmiştir, diyor. Bir Alman polisinden satın almıştım. Meselâ bir işaret yapsam, anında kuş başı gibi parçalar seni. Söyledikleri şaka mıdır, ciddî midir bilmiyorum ama, bir titremektir alıyor beni. Dizlerimin bağı bir anda çözülüyor, iliklerime kadar ürpertiler kaplıyor her yanımı. Herkül, tüylü pençesini omzuma atmış vaziyette soluyup dururken, uslu çocuklar gibi çıt çıkarmadan giyiyorum, onun salyalarıyla ıslak çamaşıra dönmüş terlikleri. Köpek, vazifesini tamamlayınca defolup gidiyor başımdan. Derin bir nefes alıyor ve ister istemez yeni elbisemle ona uygun renkteki çoraplarımın nasıl temizleneceğini düşünüyorum. Korkudan ayakta duracak hâlim bile kalmadığı için kendimi en yakındaki kanepeye atarken, gerideki yastıklardan birine dayanmak için arkama çekiyorum en tüylü olanını. Yastığa el atar atmaz, müthiş bir miyavlamayla aklım başımdan gidiyor. Yastık diye çekelediğim şey, en sivri tırnaklısından bir Siyam kedisi. Mübarek hayvan, herhalde kuyruğundan çekilmeye alışık olmadığından, tarla sürer gibi boydan boya tırmalıyor elimi. Biraz önce beni alkışlayan veletlerden korkunç bir tezahürat daha yükseliyor, millî takım sanki gol atmış gibi. Arkadaşımın aldırdığı bile yok. — Hiç önemli değil, diyor. Siyami uğurlu bir kedidir, şans getirir. Kedi tırmığının şans getirip getirmediğini pek bilemiyorum ama, kan getirdiği muhakkak. Daha önce bir Fredy'de görmüşüm öyle korkunç tırnakları, bir de Siyami adını verdikleri bu canavar kedide. Her tırnağın açtığı iz, diğerinden derin. Arkadaşım: — Hazır fırsat çıkmışken, sana Sivas'tan getirdiğim doktor balıkları göstereyim, diyor. Kanayan elini gör bak nasıl tedavi edecekler. Arka arkaya geçirdiğim felâketlerden sonra yerimden kalkacak kuvveti bulamıyorum kendimde. Ama kazayla Her-kül'ü çağırır diye kıramıyorum bu nâzik teklifini. Hep beraber bitişik odaya geçiyoruz. Yanyana sıralanan 4-5 adet akvaryumda yüzlerce balık, hepsi de bir diğerinden harika. Arkadaşım, çocuklara dönerek: — Amcanızın elini iyileştirin bakalım, diyor. Biliyorsunuz, kediden siz mesuldünüz. Çocuklar, şeytanca bakışıp göz kırpıyorlar birbirlerine. Oldukça şımarık yetişmiş veletler. Belli ki bir dedikleri iki olmamış. Evin dışında tek başlarına yakalayabilsem, göstereceğim onlara hayvan sevgisinin ne demek olduğunu. Neyse, yine birlikte gidiyoruz akvaryumların yanına. Gömleğimin kolunu dirseğime kadar kıvırdıktan sonra, elimi çocukların gösterdiği akvaryuma sokuyorum. Sivas’taki doktor balıkları daha önceden televizyonda da görmüşüm ama, bu balıklar her nedense benzemiyor onlara. Gözleri, çocukların gözleri gibi hâin hâin bakıyor sanki. Elimin kanı akvaryumdaki suya yayılır yayılmaz, balıklar birden kudurup aç kurt sürüleri gibi saldırıyorlar yaralı elime. Her biri, ağızlarına lâyık bir parça kopartma sevdasında. Korkudan attığım çığlık, çocukların neşeli çığlıklarına ve alkışlarına karışıyor. Arkadaşımın kafası fena bozuluyor bu sefer. — Hayvan herifler, diye bağırıyor onlara. Geçenlerde aynı şakayı amcanıza da yaptınız. Size kaç defa söyledim, Piranha'larla şaka olmaz diye. "Piranha" lâfını duyunca, yine fenalıklar geliyor içime. Gözlerim kararıyor, dizlerim doksanlık ihtiyarlar gibi tutmaz oluyor. Elim, o gözü dönmüş canavarlar tarafından bir kevgir gibi dişlendiği için, eskisinden de fena durumda. Neyse, oksijenli suyla temizleyip sarıyoruz bu sefer. Yastıkları tekrar tekrar kontrol ettikten sonra, yine sedire atıyorum kendimi, bir an önce kalkıp gidebilmenin hesaplarını yaparak. Karşımdaki şöminenin önünde koca bir ayı postu, kafası da bana dönük. Nereye gitsem, gözlerini bana çeviriyor sanki, ha kalktı ha kalkacak yerinden. Korkumdan sormaya bile cesaret edemiyorum, "bu ayı neyin nesidir" diye. Arkadaşım, bu arada fakültedeki büyük oğluyla tanıştırıyor beni. Çocuk, maşallah semiz mi semiz bir şey. İsmi de Yusuf. Sekiz kilo üç yüz gram olarak dünyaya geldiği için, babası da eski cihan pehlivanımız Koca Yusuf'tan almış ismini. Gece gündüz halter çalışıyormuş yavrucak. Tokalaşırken, sağlam kalan elimi de o beceriyor bir hamlede ve arkadaşıma dönüp: — Baba, diyor. Benim kobra yılanımı gördün mü? Biraz önce bu kanepenin altındaydı. Bir anda kangurular gibi fırlıyorum, timsah derisiyle kaplı kanepeden, "Önemli bir randevum vardı, unutmuşum" diyerek. Yine çoluk çocuk uğurluyorlar beni. Arkadaşım, kapı ağzında zevkle bağırıyor: — Herküül!.. Amcanın ayakkabılarını getir bakayım, diye. Bayramlık ayakkabılarım anında geliyor; sekiz yerinden dişlenmiş ve yarıya kadar salyayla dolmuş vaziyette. Eve girdiğim sırada onların nereye kaybolduğunu anlıyorum birden. Herkül, ayakkabılarıma son bir hava deliği daha açtıktan sonra dişlerini gösterip hırlarken, Siyami de güneşte ışıldayan tırnaklarıyla keyifli keyifli el sallayarak gösteriyor, bana olan sevgisini. Ve alkışları devam ediyor çocukların: "Giderken de devlet kuşu kondu başına" çığlıklarıyla birlikte. |
|

