ANA SAYFA   ÖDEV EKLE   İLETİŞİM   EN YENİLER   DERS SİTESİ   TOP 100   YGS Puan Hesaplama   KIZ OYUNLARI   Şimdi 44 Kişi Ödevde
 
 
          Ödev Ara                    
 
Oyunlar
Zamanı ölçen - Gösteren Araçlar Geçmişten Günümüze Nasıl Bir Degişim Geçirdi
Hit: 6101      Tarih: 2010-05-10       Ekleyen: admin
odevindir »2012 ALS Sınavları Ne Zaman Olacak ?
»5.sınıf Matematik Zaman Dilimleri
»7.sınıf Sosyal Bilgiler Evvel Zaman Içinde Performans ödevindeki Sorular
»Açılışı Ne Zaman Ve Nasıl Yapmalısınız?
»Agirlik Uzunluk Zaman Sivi Olcme Araclarini Tanitiniz
»Ağırlık Uzunluk Zaman Sıvı ölçme Araçlarını Tanıtınız
»Akü Nezaman Icat Edildi
»Anadolu Insanının Kurtuluş Savaşı Zamanında Yaşadığı Sıkıntılar Nelerdir
»Atatürk Müzesi Ne Zaman Açık Giriş
»Bİr Yolculuk Ne Zaman Bİter?
»Bir Zamanlar Amerika
»Bir Zamanlar Amerika
»Bir Zamanlar Amerika - Harry Grey
»Bos Zamanlarda Spor Yapma
»Boş Zamanlarda Spor Yaparak Değerlendirmenin Faydaları

Zamanı ölçen - Gösteren Araçlar Geçmişten Günümüze Nasıl Bir Degişim Geçirdi

çabalar Yunanlılar ve Romalılarla iyice gelişmiştir.
a. M.Ö. Çağlarda Zamanın Ölçülmesi
M.Ö. 7. yüzyılda, Roma Takvimi'nde 1 yıl 10 ay ve 304 gün olarak kabul edildi. Söylentiye
göre bu belirlemeyi, Roma'nın kurucusu Rumulus yapmıştır. Bu takvimde birinci ay Maritus
idi ve ayların isimleri şöyleydi: Martius(31 gün), Aprilis (30 gün), Maius (31 gün), Iunius (30
gün), Quintilis (31 gün), Sextilis (30 gün), September (30 gün), Oktober (31 gün),
November (30 gün), December (30 gün). Roma'nın ikinci kralı Numa Pompilis (M.Ö. 716-
673) döneminde, 1 yıl 12 ay ve 365 gün olarak kabul edildi ve 10 aya Ianuaris ve Februarius
ayları eklendi. Yılın başlangıcı Ianurius olarak benimsendi.
M.Ö. 6. yüzyılda, Roma'nın beşinci Kralı adına Etrüsk'lü astronom Tarquinius Priscus
(M.Ö. 616-579) tarafından 12 aylık takvim yeniden düzenlendi ve Roma’nın "Devlet Takvimi"
(resmî takvim) adını aldı.

M.Ö. 432 yılında Meton adlı astronom, Ay yılı ile Güneş yılı arasındaki ayarlamayı 19 yıllık
periyodik (Metonik Dönem) bir kurala bağladı. Buna göre, 19 yıllık süre içerisinde, Ay
takvimine 7 ay ilave edilmeliydi. M.Ö. 323’te takvimin başlangıcı olarak, İskender’in ölüm
tarihi olan 323 tarihi belirlendi. Yine M.Ö. 323-30 yıllarında Roma İmparatorluğu 7 günlük
haftaya 7 gezegenin adlarını verdi: Dies Solis, Dies Lunae, Dies Martis, Dies Mercurii, Dies
Iouis, Dies Veneris, Dies Saturni.
M.Ö.311 yılında ise, Suriye hükümdarlarından ve Selevkler hanedanın kurucusu olan I.
Selevkos’un Gazze tarafındaki başarısı takvim başlangıcı ve sene başı Teşrîn-i Evvel olarak
kabul edildi. Böylece Suriye taraflarında bu takvim (Selevkos Takvimi ya da Süryanî Takvimi)
kullanılmaya başlandı.
M.Ö. 238 yılında da III. Ptolemy’nin emriyle Euergetes Seler, 4 yılda bir, Mısır yılına 366. gün
eklemeyi önerdi. M.Ö. 45’te Julius Sezar, Sosigenes’i takvimi düzenlemekle görevlendirdi.
Sosigenes, 1 yılı 12 ay ve 365 1/4 (365,25) gün olarak kabul etti ve 4 senede oluşan 1
günlük farkı da her 4 senede bir Şubat ayına ekledi. Böylece her 4 senede bir 1 yıl 366 gün
olarak kabul edildi ve bu senelere de Ekli Yıl (Kebise Sene) adı verildi. Ayların adedi yeniden
belirlendi ve yılbaşı Mart ayından 1 Ocak gününe alındı. Böylece Jülyen Takvimi ortaya
çıkmış oldu.
Antik uygarlıklar gün, ay ve yıl gibi geçen geniş zaman dilimlerini akılda tutmak için takvimler
geliştirdi. İlk zaman ölçen aletler Antik Mısırlılar tarafından kullanılmıştır. Gündüz, gölge saati
adı verilen basit güneş saati kullandılar.
Saat, iki tahta çubuktan oluşuyordu; birinin üzerinde saati gösteren bir kadran bulunuyorken
diğeri bunun üzerine gölge düşürüyordu. Gece gökyüzündeki yıldızların konumlarını gözlüyor
ve ayrıca; su saati kullanıyorlardı. Suyun bir kaptan diğerine aktarılması sağlanıyordu. Alttaki
kabın içinde, su aktıkça geçen zamanı gösteren bir ölçek bulunuyordu. Güneş ve su saatleri
daha sonra Yunanistan, Roma ve nihayet Avrupa’da kullanılmıştır. Bunlar Orta Çağ’ın ilk
yıllarında kullanılan üç zaman göstericisinden iki tanesidir.Üçüncüsü; zamanın geçişini, iki
cam ampulün arasında akan kum ile ölçen kum saatiydi.
Antik uygarlıklar yaşamlarını düzene sokmak için bu hareketlerden faydalanırdı.
Babilliler, MÖ 2400’lerde yılı 12eşit parçaya ve günü 24 saate ayırmışlardı. Babilliler ve
onlardan ayrı olarak Mısırlılar, yıl uzunluğu 365gün ve 6saat olarak hesaplamışlardır. Bu; 365
gün, 6saat, 41 dakika, 59 saniye olan gerçek uzunluğa çok yakındır.
Takvimler; günü ayı ve yılı takip etmek için düzenlenmekteydi. Tatiller ve festivallerin
belirlenmesi, tohum ekimi ve hasat zamanı gibi işlerin planlanması için kullanılmaktaydı. MÖ
46 da kullanılmaya başlayan Julian takvimi , Roma imparatoru Julius Casear’ın talimatıyla
hazırlanmıştır.
Takvimin başlangıç tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. İlk takvimin nerede, ne zaman ve kim
tarafından yapıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte, takvimi ilk kez kullananların Sümerler
olduğu sanılır. Günümüzden binlerce yıl önce yaşamış olan Sümerler, yılı 30 günlük 12 aya
bölmüş; bir günün de, 24 saat olduğunu hesaplamışlardı.Onlara göre, bir yıl 360 gün idi.
Mezopotamya’da devlet kurmuş olan Babilliler ile Asurlular da buna benzer bir sistemi
benimsemişlerdi. Mezopotamyalılar tarıma ve güneşe bağlı takvim kullanıyorlardı. Bu
takvime göre, altışar aylık yaz ve kış dönemlerini içeren iki mevsim vardı.

Mısırlıların kullanmış oldukları takvim de, güneş esas alınmakla birlikte, tarıma dayanıyordu.
Eski Mısır’da, M.Ö. 1300 yıllarında Nil nehrinin taşma, durulma ve kuraklık dönemlerinin
Sirius yıldızının güneşten hemen önce doğma zamanı ile bağlantıları tespit edilmiş, buradan
da tarım takvimlerine ulaşılmıştı.
Onlara göre, yıl 30 günlük 12 aya bölünmüş, ancak buna 5 gün ilave edilerek bir yıl 365 gün
olarak kabul edilmişti. Mısırlılar bir yıl içinde üç mevsim olduğunu düşünüyorlardı.
Bu mevsimler Nil nehrinin hareketlerine göre düzenlenmişti. Yılın ilk günü olan 15
Temmuz’da başlayan mevsim ‘Taşma Mevsimi’, 15 Kasım - 15 Mart tarihleri arasındaki
dönem ‘Kış Mevsimi’ ve 15 Temmuz’a kadar devam eden süre ise ‘Yaz Mevsimi’ idi.
Mezopotamyalılar ile Mısırlılarda, başka milletlerin daha sonraları belirlemiş olduğu Milat ve
Hicret gibi takvimin belli bir başlangıcı yoktu. Takvim her kralın başa geçmesiyle yeniden
başlıyordu.
Fenikeliler, Yunanlılar, Çinliler ve Hintliler gibi diğer kavim ve devletlerin de kendilerine
mahsus takvimlerinin olduğu bilinmektedir. Bunların çoğu, esas olarak güneş ve ay gibi
gökyüzü cisimlerinin hareketlerine dayanılarak düzenlenmiş takvimlerdi.
Türklerin de İslâm dinini kabul etmeden önce ‘On iki Hayvanlı Türk Takvimi’ adını taşıyan
millî bir takvimleri vardı. Ayrıca bazı ilkel toplumlarda, ağaçların çiçek açması, göçmen
kuşların hareketleri gibi daha başka tabiat olaylarının da esas alındığı takvimler yapılmıştı.
Takvim hesaplamalarında başlangıç olarak daha çok her milletin yaşadığı önemli olaylar
kabul edilirdi. Mesela, Mısırlılar Nil nehrinin taşmasını, Eski Romalılar Roma şehrinin
kurulduğu M.Ö. 753 tarihini veya Roma’da konsüllerin seçildikleri günü takvim başlangıcı ve
dolayısıyla ‘yılbaşı’ sayarlardı.
b. M.S çağlarda zamanın ölçülmesi
Uzun bir süreden bu yana, zamanın ölçülmesinde dünya’nın kendi ekseni çevresinde
dönmesiyle, bunun sonucu olarak gündüz ve gecenin oluşumunu temel alınıyordu. Bu
dönme, gök cisimlerinin, özellikle de güneşin dünya çevresine hareket ettiği izlenimini
doğruluyordu.
Zamanı ölçmenin en eski yönteminin, düşey olarak tutulan bir değnekle ya da güneş saati
miliyle güneşin gökyüzündeki konumu göstermeye dayandığı sanılır. Günün saatleri,
değneğin gölgesinin yönüyle belirtiliyordu. Daha sonra bu ilkeden hareketle GÜNEŞ SAATİ
geliştirildi. Zamanla bir günlük süre 12 eşit parçaya ayrıldı ve bu parçalar güneş saati
üzerinde işaretlendi. Bu yöntemde, Dünya’nın kendi ekseni çevresinde dönmesi için gereken
sürenin değişmediği varsayılıyordu. 12 sayısının Asur- Babil uygarlıklarında var olan burçlar
kuşağındaki 12 burcu gösteren işaretlerde kaynakladığını inanılır. Yöntem gereğince gece de
12 saate bölündü. Ancak geceyle gündüzün uzunlukların değişik olduğundan, gece ve
gündüz saatleri de birbirine eşit değildi. Saatlerle ilgili bu sorun 14. yy. sonuna kadar sürdü.
14. yy. İtalya’da bir saatlik süre değişmez kılındı. Hem gündüz hem de gece 24 eşit saate
bölündü. Bu sistem daha sonra öteki ülkelerce de benimsendi. 1 saatin 60 dakikaya, 1
dakikanın 60 saniye ye bölünmesi Babil’lilerin 60 lı sayı sisteminden gelen bir uygulamaydı.

Antik çağda zamanı ölçmek için güneş saatinden başka yöntemlerde kullanılıyordu. Su saati,
ateş saati ve kum saati uygulamalarında Dünya’nın dönüşüne bağlı olmayan dönemsel
hareketlerden yararlanılıyordu. Ancak Dünya’nın dönüşüne dayanan hareketlere göre bu
hareketlerin olumsuz yönü sonsuza kadar sürmemeleri, onun yerine sürekli olarak yeniden
başlatılmalarıydı. Bununla birlikte o sıralarda saatleri güneş saatinde olduğu gibi belli bir
kadranda gösterme olanağı bulunmadığından bunlar geceleri zamanın öğrenilmesinde çok
işe yarıyorlardı.
Su saatiyle zaman aralıklarının ölçülmesi suyun doldurulup boşaltıldığı bir kabın içinde yüzen
bir nesnenin aldığı duruma göre oluyordu. Çinliler ve Araplarca düzetilen bu saatler Avrupa’
da 16.yy. kadar kullanıldı. Çinlilerin çok kullandığı ateş saatleri, yavaş yana bir fitille birkaç
küçük metal toptan oluşuyordu. Fitil yandıkça birer birer bir gonk üzerine düşüyorlardı.
Ortaçağ’da zamanın ölçülmesi için bazen üzerinde işaretler bulunan mumlardan ya da gaz
lambalarından yararlanılıyordu. Dünya’nın her yanında kullanılan kum saatindeyse, zamanın
ölçülmesi, bir cam kap içindeki belirli oranda kumun giderek azalmasına dayanır. Bu işlemin
her zaman aynı süre içerisinde tamamlandığı var sayılır.
Tarih boyunca günün başlama zamanı değişik biçimlerde benimsenmiştir. Önceleri günün
başlangıcı olarak güneşin doğuşu ya da batışı temel alınıyordu. Bu durumda ard arda 2 gün
doğuşu ya da gün batışı arasındaki süre1 gün sayılıyordu. Daha sonra insanlar yıl boyunca
bu olaylarda değişmeler olduğunu gözlediler. Sonuçta, güneşin gökyüzünde en yüksekte
olduğu anı 2 günü birbirinden ayıran zaman olarak kabul ettiler. Sonraları günlük yaşamda 2
günü birbirinden ayıran süre 12 saat önceye alındı, bir başka deyişle gece yarısı günün bittiği
saat olarak benimsendi. Gece yarısı, güneşin ufkun en al noktasında olduğu andır. Bununla
birlikte 1925’e kadar gemicilikte ve gökbilimde günün başlangıcı olarak güneşin gökyüzünden
en çok yükseldiği an temel alındı. Güneşin gökyüzünde ard arda iki kez görünmesi
arasındaki süre bir güneş günü olarak belirlenen zaman gerçek ya da görünüşteki güneş
zamanıdır. Güneş saatinde gösterilen zaman da budur.
1700’de gökyüzündeki olgulardan bağımsız olarak işleyen ve zamanı doğru kaydeden
saatler yapıldığında güneş günlerinin yıl içindeki uzunluklarının biraz değiştiği ortaya
çıkarıldı. Bu durum dünya’nın güneş çevresinde elips çizerek hareket etmesinden ve
ekseninin yörüngesinin düzlemiyle dik bir açı değil, 66.5 derecelik bir açı oluşturulmasından
kaynaklanır.
Yeryüzünde her ülkenin her bölgenin ve her yerin güneşin yerel meridyenden varsayıma
dayalı geçişini temel alan yerel zamanı vardır. Gerçek güneş saatinden ortalama güneş
saatin geçiş bu sorunu ortadan kaldırmıştır. Bu nedenle eski dönemlerde bir ülkenin doğu
bölgelerindeki saatler, batı bölgelerindeki saatlerden daha ileriydi. Bu durum ticaret ve ulaşım
açısından sorun yarattı.
Güneş saati Dünya’nın dönüşüne dayanır. Bununla birlikte Dünya, bir güneş gününde bir kez
dönmez. Güneş, çevresindeki sürekli hareket nedeniyle her gün yaklaşık 1 derece daha fazla
döner. Yıldız günü bir yıldızın ardarda iki geçişi arasındaki süredir. Bu zamana da yıldız
zamanı denir. Bir yıldız günü bir güneş gününden 3 dakika 56 saniye daha kısadır. Saatler
yıldız zamanını gösterseydi yıl içinde güneşin battığı ve doğduğu zamanlar günlere göre
daha değişik olacaktı. Bu nedenle yıldız zamanının kullanılması doğru değildir.

1930’larda Kuvars saatinin kullanılmaya başlanmasıyla Dünya’nın dönüşünü çok az hatayla
ölçme olanağı doğdu. Böylece Dünya’nın ekseni çevresindeki dönüş hızında değişmez
olmadığı anlaşıldı. Buna bağlı olarak da dönüş hızı her gün 0.03 saniye artmakta ya da
azalmaktadır.
Bu durum yeryüzündeki hava ve su kütlelerinin aşağı yukarı belirli zamanlarda
değişmesinden kaynaklanır. Bunun yanında Ay’dan kaynaklanan gel git sürtünmesinin 1 yy.
günün 0,001 saniye uzamasına neden olduğu anlaşılmıştır. 1950’lerde atom saatinin ortaya
çıkmasıyla zamanı ölçmede yeni bir dönem başladı. Uluslararası atomik zamanın başlangıcı
olarak 1 Ocak 1958’ de saatin 0 olduğu temel alınmıştır.
Mekanik saatin ortaya çıkışı zamanın yazılmasında bir devrimi simgeliyordu. Kum saatleri,
güneş saatleri, su saatleri ve ateş saatleri gibi zamanı doğru yazmayan saatlerin yerine
mekanik saat kullanılmaya başlandı. Bu saatin binlerde Araplarca kullanılan, yıldızlarla güneş
sistemini hareket halinde gösteren araçlardan esinlenerek yapıldığı sanılmaktadır. Arapların
bu araçların çalışma ilkesini Yunanlılardan öğrendikleri sanılır. Günümüze kadar ulaşan en
eski saat kulesi 1386’da yapılmış olan Harare Katedrali’ndeki saat kulesidir.
16. yüzyıla gelindiğinde Julian takvimi Dünya hareketleriyle uyumlu olmaktan uzaktı. Julian
Takvimi geliştirilerek hazırlanan Gregorian takvimi 1582’de kabul edildi. Bu günde
kullanmakta olduğumuz takvim, adını Papa Gregory VIII’den almıştır.1752’de uyarlana bu
takvim ile Julian Takviminden 11 gün çıkarılmıştır. Diğer uluslar kendi takvimlerini
geliştirmiştir. Amerikalı Aztekler 1500 yıl önce doğru bir takvim geliştirmişlerdir.
Papa , ilkbahar ılım noktasının 21 Mart’tan 11 Mart’a gerilediğini belirledi ve Julian
Takviminde bir düzenleme yapılmasını önerdi. 1582 yılında da 24 Şubat 1582 tarihinde
yayınan bir "Papalık Kararnamesi" ile takvim reformunun ya da Gregoryen takviminin
esaslarını bildirildi. Uygulama sonucu, 1582’de Papa XIII. Gregory , 1) 1582 yılının 4 Ekim
gününün 15 Ekim olmasına; 2) Son iki rakamı 00 olan yıllardan ancak 400 ile bölünebilen
yılların ekli yıl olmasına; ve 3) tarih başlangıcının İsa’nın doğum günü olmasına karar verdi.
Böylelikle Gregoryen takvim düzeni yürürlüğe konmuş oldu.
Bu tarihten sonra bu takvim çeşitli ülkelerce kabul edildi. 1927 yılında da Türkiye tarafından
kabul edildi.
3. ZAMANI ÖLÇEN ARAÇLARIN TARİHSEL GELİŞİMİ
a.Takvimin Tarihsel Gelişimi
Antik uygarlıklar yaşamlarını düzene sokmak için bu hareketlerden faydalanırdı.
Babilliler, MÖ 2400’lerde yılı 12 eşit parçaya ve günü 24 saate ayırmışlardı. Babilliler ve
onlardan ayrı olarak Mısırlılar, yıl uzunluğu 365gün ve 6saat olarak hesaplamışlardır. Bu; 365
gün,6saat, 41 dakika, 59 saniye olan gerçek uzunluğa çok yakındır.
Takvimler; günü ayı ve yılı takip etmek için düzenlenmekteydi. Tatiller ve festivallerin
belirlenmesi, tohum ekimi ve hasat zamanı gibi işlerin planlanması için kullanılmaktaydı. MÖ
46 da kullanılmaya başlayan Julian takvimi , Roma imparatoru Julius Casear’ın talimatıyla
hazırlanmıştır.

16. yüzyıla gelindiğinde Julian takvimi Dünya hareketleriyle uyumlu olmaktan uzaktı. Julian
Takvimi geliştirilerek hazırlanan Gregorian takvimi 1582’de kabul edildi. Bu günde
kullanmakta olduğumuz takvim, adını Papa Gregory VIII’den almıştır.1752’de uyarlana bu
takvim ile Julian Takviminden 11 gün çıkarılmıştır. Diğer uslar kendi takvimlerini geliştirmiştir.
Amerikalı Aztekler 1500 yıl önce doğru bir takvim geliştirmişlerdir.
Takvimlerin çeşitleri ile bunlar arasında en çok kullanılmış olanların tarihçesine baktığımızda,
Güneş Takvimleri (Şemsî Takvimler), Ay Takvimleri (Kamerî Takvimler), Ay-Güneş
Takvimleri (Kamerî-Şemsî Takvimler) ve bu üç sınıfın dışında kalan takvimler (Kararsız
Takvimler) karşımıza çıkar. Dünyanın güneş etrafındaki hareketine bağlantılı olarak
hesaplanmış olan takvimlere ‘Güneş Takvimleri’ denilir. Dünyanın güneş etrafında bir tam
dönüşü bir yılda tamamlanır ve dört mevsim bu hareketin sonucu olarak ortaya çıkar.
Dünyanın güneş etrafında bir kez dönüşü esas alınarak hesaplanmış olan bu takvimlerde yıl,
temel zaman birimidir ve yaklaşık 365 ¼ günden meydana gelmektedir.
Ancak gerçekte ¼ gibi kesirli bir gün olamayacağından, uygulamada, arka arkaya gelen üç
yıl 365 gün, dördüncüsü ise 366 gün olarak hesaplanmıştır. Bu takvimi meydana getirmiş
olan 12 aydan Ocak, Mart, Mayıs, Temmuz, Ağustos, Ekim ve Aralık 31 gün; Nisan, Haziran,
Eylül ve Kasım 30 gün, Şubat ise üç yıl 28 gün, dört yılda bir ise 29 gün olarak hesaplanır.
Bu düzenlemeye göre, tarih boyunca pek çok takvim yapılmış ise de, bunlar arasında en çok
kullanılmış olanlar Jülyen Takvimi ile Gregoryen Takvimi’dir.
Bugün kullandığımız Miladî takvime en yakın doğruluktaki takvim, eski Roma takvimi olan
Jülyen Takvimi idi.
Jülyen Takvimi, Roma İmparatorluğu döneminde, Roma’ya bağlı bölgelerde ve daha birçok
millet tarafından, yıllarca kullanılır. Ancak dört yılda bir Şubat ayına bir gün ilave etmekle
takvim tam olarak düzeltilmiş olmuyordu.
Bu fark önceleri basit gibi görünüyorsa da, aradan uzun yıllar geçince biriken dakikaların
günlere ulaşması dolayısıyla, yeni bir düzenleme yapmak gereği ortaya çıkarıyordu.
Jülyen Takvimi’nde yapılan bu değişiklik Papa Gregorius döneminde ve onun emriyle
yapıldığı için, daha sonraları, ‘Gregoryen Takvim’ adını aldı. Bu takvime ‘Takvim-i Efrencî’ de
denildi. Katolikler tarafından hemen benimsenip kabul edilen bu yeni takvimi Ortodokslar ile
Protestanlar uzun müddet kabul etmediler. Gregoryen Takvimi’de takvim başlangıcı Hz.
İsa’nın doğumuna (Milat) göre düzenlenmişti. Böylece takvim yılının başlangıcı 1 Ocak kabul
edildi. Bu sebeple Gregoryen Takvim’e ‘Miladî Takvim’ de denildi. Bugün dünyanın pek çok
ülkesinde olduğu gibi, 1926’dan bu yana, Türkiye’de kullanılan takvim, bu takvimdir.
Selçuklular, İslamî ilimlerin eğitim ve öğretiminin yapıldığı ve zamanın fen bilimlerinin
öğretildiği çeşitli fakültelere sahip, üniversite mahiyetinde büyük medreseler yaptırdılar.
Buralarda aklî ve naklî bütün ilimler öğretilirdi. Medreselerde, mütehassıslarınca okutulan
riyaziye (matematik), hey'et (astronomi), hendese (geometri), cebir, fizik, kimya sahalarında
derin âlimler yetişti. Rasathaneler kurularak, gök cisimlerinin hareketleri izlendi ve esaslı
takvimler yapıldı. İsfehan ve Bağdat'ta rasathaneler kurularak, mîladî Gregorien sisteminden
daha sağlam ve hassas olan Celalî Takvimi, Sultan Melikşah'ın "Celaleddin" lakabına
nisbetle hazırlandı.

Zamanın bulunulan tarihe ve yere bağlı olarak tanımlanmış olması, nüfusun yoğun olduğu
yerlerde, konunun muvakkit adı verilen uzman kişilerce belirlenmesini zorunlu hale
getirmiştir.
Sultanlar zamanın doğru tespiti için, merkezi camilerde muvakkithaneler kurmuş, burada
görev alacak kişilerin yetişmesini sağlamış, bu müesseseleri gerekli araç ve gereçlerle
donatmışlardır. İslam dünyasının liderleri hükmettikleri eyaletlerin her bölümü için namaz
vakitlerini hesaplatmayı görev edinmişlerdir.
Fatih Sultan Mehmet'in 1456'da Semerkantlı astronom Ali Kuşçu'yu tüm imparatorlukta
namaz saatlerinin hesaplaması için görevlendirdiği bilinmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun
17. yüzyılda en geniş topraklara eriştiği dönemde İstanbul'da bir rasathane kuran
Takiyüddin'e de benzer bir görev verilmiştir.
a. Hicri ve Rumi Takvim
İslam ülkelerinde kullanılan Hicri takvim Hz.Muhammed'in M.S. 622'de Mekke'den
Medine'ye hicretiyle başlar. Hicri - Kameri takvim, ayın dünyanın etrafında dönüşüne göre
tanımlanır. Bir yıl Muharrem, Sefer, Rebiyülevvel, Rebiyülahir, Cemaziyülevvel,
Cemaziyülahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkaade ve Zilhicce adı verilen 12
aydan oluşur. Her bir Kameri ay yaklaşık 29.5 gün sürer ve bir Kameri yıl 354 gün olarak
elde edilir. Bu nedenle Kameri takvimde 6 adet 29 günlük 6 adet 30 günlük ay bulunur.
Hangi ayların 29 ya da 30 gün süreceği ayın fazı göz önünde bulundurularak Şeyh ül İslam
tarafından belirlenir.
Ancak gerçek Kameri ay 29.5 günden 44 dakika 3 saniye daha uzun olduğundan 12
Kameri ayın belirlediği 354 günlük kuramsal Kameri yıldan 8 saat 48 dakika 36 saniye daha
uzundur. 30 yılda bu hata 11 gün 0 saat 18 dakika 0 saniye olacağından eşzamanlılığı
sağlamak için 30 yıl boyunca 19 adet 354 gün süreli ve 11 adet 355 gün süreli sene
oluşturulur. 355 günlük seneler son aya bir gün ilave edilerek gerçeklenir. Böylece
eşzamanlık sağlanır ve ancak 2400 senede bir takvime tekrar 1 gün ilave etmek gerekir.
Hicri takvimin haricinde Osmanlı devletinde 1678'den sonra maliye ile ilgili işlerde Rumi
takvim de kullanılmaya başlanmıştır. Mali yılın başlangıcı 1 Mart olarak kabul edilir. Rumi yıl
365 gün olup güneş yılına karşı düşen miladi seneyle eş uzunluktadır. Rumi sene her 33
yılda 354 gün olan hicri seneyi bir yıl geçer. Bu farkı gidermek için Rumi seneden her 33
yılda bir hicret yılı düşülür; buna sıvış senesi denir. Her iki takvim arasında ayrıca 13 günlük
bir fark bulunur. Ayrıca Rumi sene miladi 584'te başlatıldığından Rumi seneyi bulmak için
Miladi seneden 584 çıkarmak gerekir. Aylar Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos,
Eylül, Teşrini-evvel, Teşrini-sani. Kanuni-evvel. Kanuni-sani, Şubat olarak adlandırılır.
Örneğin Miladi 1 Ocak 1993 tarihi Rumi 19 Kanuni-evvel 1408 tarihine karşı düşer. Osmanlı
devletinin sonuna kadar mali işlemlerde kullanılan Rumi sene 1925'te Miladi takvim yılının
kabul edilmesi üzerine terk edilmiştir.
Günümüzde Kullanılan Gregoryen Takvim’in (Milâdî Tarih) Gelişimi
M.S. 325 yılında Roma Takvimi’nin başlangıcı olarak Hz. İsa’nın doğumu kabul edildi ve
bundan sonra da bu takvim Milâdî Takvim adıyla tanındı.

1545 yılında Veronalı Pilatus, İlkbahar ılım noktasının 21 Mart’tan 11 Mart’a gerilediğini
belirledi ve Julian Takviminde bir düzenleme yapılmasını önerdi. 1582 yılında da 24 Şubat
1582 tarihinde yayınan bir "Papalık Kararnamesi" ile takvim reformunun ya da Gregoryen
takviminin esaslarını bildirildi. Uygulama sonucu, 1582’de Papa XIII. Gregory , 1) 1582 yılının
4 Ekim gününün 15 Ekim olmasına; 2) Son iki rakamı 00 olan yıllardan ancak 400 ile
bölünebilen yılların ekli yıl olmasına; ve 3) tarih başlangıcının İsa’nın doğum günü olmasına
karar verdi. Böylelikle Gregoryen takvim düzeni yürürlüğe konmuş oldu. Bu tarihten sonra bu
takvim çeşitli ülkelerce kabul edildi. 1927 yılında da Türkiye tarafından kabul edildi.
b. Gün ve Saat Tanımı
İslam dünyasında yeni gün güneşin batışıyla başlar. Güneş ufukta kaybolunca saat 12
ya da 0'dır. Bir sonraki güneş batışına kadar geçen süre 2x12 saate ayrılır. Ezani saat adı
verilen bu saat tanımında, günün başlangıcı değişmekte ancak gün boyunca bir saatlik
süre aynı kalmaktadır.
Bunun dışında Helenistik çağdan kalma başka bir saat kavramı, Zamanı saat'ta kullanılır.
Bu saat kavramında gündüz ve gece süreleri kendi başlarına ayrı ayrı 12 eşit parçaya
bölünür. Tanım gereği bir günün süresi aynı kalmakla birlikte, gündüz ve gece saatlerinin
süreleri mevsime bağlı olarak değişir.
b. Saatin Tarihsel Gelişimi
Antik uygarlıklar gün, ay ve yıl gibi geçen geniş zaman dilimlerini akılda tutmak için takvimler
geliştirdi. İlk zaman ölçen aletler Antik Mısırlılar tarafından kullanılmıştır. Gündüz, gölge saati
adı verilen basit güneş saati kullandılar.
Saat, iki tahta çubuktan oluşuyordu; birinin üzerinde saati gösteren bir kadran bulunuyorken
diğeri bunun üzerine gölge düşürüyordu. Gece gökyüzündeki yıldızların konumlarını gözlüyor
ve ayrıca; su saati kullanıyorlardı. Suyun bir kaptan diğerine aktarılması sağlanıyordu. Alttaki
kabın içinde, su aktıkça geçen zamanı gösteren bir ölçek bulunuyordu. Güneş ve su saatleri
daha sonra Yunanistan, Roma ve nihayet Avrupa’da kullanılmıştır. Bunlar Orta Çağ’ın ilk
yıllarında kullanılan üç zaman göstericisinden iki tanesidir. Üçüncüsü; zamanın geçişini, iki
cam ampulün arasında akan kum ile ölçen kum saatiydi.
İlk mekanik saatler 13. yüzyılın son dönemlerinde yapıldı.Bunlar genel kullanım niyetiyle
yapılan saatlerdi ve bir çok insanın görebileceği kilise veya halka açık diğer yerlere
konuluyordu.Küçük ev saatleri ve cep saatleri 16. yüzyılda geliştirildi.Herkesin sahip
olabileceği ucuz, fabrika yapımı kol saatleri 20.yüzyılın başlarında ortaya çıktı.
Güneş saati
Zamanı ölçmek için ilk çabalar güneş saatiyle başlamıştır. Bu ilk saatler, yüzyıllar boyunca
zamanın ölçülmesi için kullanılan en yaygın araç olmuşlardır. Güneş saatleri, özel olarak
hazırlanmış bir milin gölgesinin, Güneş’in görünen hareketine uygun olarak yine özel olarak
hazırlanmış mermer, taş veya madeni bir zemin (kadran) üzerindeki hareketine göre
zamanın ölçülmesine yarayan araçlardır. Saat, güneşin oluşturduğu gölgeyi ölçer. Bu yüzden
güneş saatleri ancak bol güneşli ülkelerde ve gündüzleri kullanılabiliyordu.

Saat sisteminin gelişmesi tamamıyla dinî sebepler yüzündendi. Mısır dilinde saat anlamına
gelen "wnwt" aynı zamanda rahiplerin yaptığı dini görev anlamına da geliyordu. Gündüz
saatleri, Güneş Tanrısı Ra’nın ilerleyişine göre ölçülüyordu ve rahipler güneşin yolunu
izlemek için değişik şekillerde yapılmış güneş saatleri kullanıyorlardı.
M.Ö. 3500’lerde yapılmaya başlayan ve ilk zaman ölçme aracı sayılabilecek obeliskler, aynı
zamanda tarla parselasyonunda da kullanılıyorlardı. Uzun, yukarı doğru incelen dörtgen
yapının üst sivrisi kare biçimindeki düzlemin ortasında değil kenara kaymış olarak
yapılıyordu. Hareket eden gölge, günü ikiye bölerek zamanı gösteriyordu. Yılın değişik
zamanlarında gölge uzunlukları işaretlenip en uzun ve en kısa olanı bulunuyor ve böylece
yılın en kısa ve en uzun günü de belirlenebiliyordu.
Güneş saatlerinin bir başka çeşidi de T şeklindeki saatlerdir. T biçiminde birbirine bağlanmış
iki çubuktan oluşan bu saatlerde kısa çubuğun gölgesi uzun sapın üzerindeki numaralara
düşüyordu. Sabahları doğuya doğru, öğleden sonraları ise batıya doğru tutulan saatte, 1’den
10’a kadar sayılar kullanılıyordu. Taşınabilen ilk zaman aracı olan bu saat, M.Ö. 1500’lerde
kullanılmaya başlanmıştır.
Bu alet, günü 10 parçaya ve sabah ile akşam olmak üzere iki ‘alacakaranlık saatler’ine
bölüyordu. T biçimindeki güneş saatlerinde, günün ilk ve son saatlerinde gölgenin sonsuza
kadar uzaması ve kadran üzerinde izlenememesi sorun yaratıyordu.
Güneş saati tasarımındaki en büyük gelişme, gündüz saatlerini eşit dilimlere ayırabilmeyi
sağlayan yarım küre biçimidir. M.Ö. 300 yıllarında Keldani astronom Berossus’un bulduğu bu
tip saatlerde yarımküre içbükey olarak yerleştiriliyordu. Herhangi bir günde gölgenin
yarımküre üzerinde izlediği yol, Güneş’in gökyüzünde izlediği yörüngenin kopyası oluyordu.
12 eşit bölüme ayrılmış yarımküre üzerinde yörüngeler çizilip, her mevsimle ilişkili saat
başları birer eğri ile birleştiriliyordu.
Sümerlerle başlayıp Mısırlılar ve Babillilerle devam eden güneş saatleri Yunanlılarla daha da
geliştirilmiştir. Romalılar ilk güneş saatlerini M.Ö. 1. yüzyılda yapmışlardır. Mimar Vitruvius’un
belirttiğine göre, Roma’da çok yaygın olarak kullanılan saatlerin 13 değişik türü bulunuyordu.
O dönemin usta matematikçileri olan Araplar daha yaratıcıydılar. Saatçiliğe çok önem veren
Araplar güneş saatlerinin birçok ilkesini geliştirmişlerdir. Arapların ünlü düşünürlerinden Abu’l
Hasan, eşit saatlerle hesaplama sistemini bularak, 13. yüzyılın başlarında horoloji tarihinin en
önemli adımlarından birini atmıştır.
İlk çağlarda çabuk gelişme gösteren güneş saatleri ortaçağ boyunca 5-16. yüzyıllar arasında
pek ilerlememişlerdir. Ancak, 1500-1800 yılları arasında astronomiye paralel olarak hem
çeşit hem de kullanışlılık açısından gelişmişlerdir.
En ayrıntılı ve hassas güneş saatleri İslâm güneş saatleridir. İslâmiyet’te namaz vakitlerini
bilme isteği güneş saatlerini buna göre ayarlama zorunluluğu getirmiştir. Öğle namazı bir
cismin gölgesinin en kısa olmasıyla başlar, gölge o cismin iki misli olduğunda, ikindi namazı
başlamış olur. Bu iş için caminin avlusuna bir sopa dikilir. Cismin gölgesinin mevsimlere göre
tespit edilmesi ve namaz vakitlerinin buna göre işaretlenmesiyle gelişmiş bir yatay güneş
saati elde edilir. Bilinen en eski İslâm güneş saati 868-901 yılları arasında Mısır’da hüküm
süren Tolunoğlu Ahmed’in Fustat’ta yaptırdığı camide bulunmaktadır.

Güneş saatlerinde zamanın uzunluğu bir mevsimden ötekine değişiyordu. Mısırlılar günü 24
parçaya bölmüş olsalar da bu şimdikinden farklıydı. Güneşin doğumundan batımına kadar
geçen zamanı ona bölüyorlardı, ancak bu birimler yazları daha uzun oluyordu. Geçen yıllarla
ve her mevsim kayan gün doğumlarıyla gündüz ve gece saatleri tamamen değişiyordu. Daha
sonraları gündüz ve gece süreleri 12 saat uzunlukta hesaplanmış olsa da, bu yine
mevsimden mevsime değişmekteydi. Güneş saati karmaşık bir sistemdi ve çok esnekti. Daha
basit sistemlere ve akşam saatlerini izlemeye duyulan ihtiyaç, değişik arayışlar getirdi ve
insanlar zamanı ölçebilmek için gökyüzüyle ilişkisi olmayan başka araçlara yöneldiler.
Su saati
Güneş saatleri kadar eskiye dayanan ancak, tam zamanı bilinmese de ilk tipleri Mısır’da
bulunan su saatleri, dibinde delik olan bir kovanın boşalması ve dolmasıyla zamanı gösterir.
Bu saatler, zamana yeni bir bakış şeklini olanaklı kılmıştır. Güneş saatleri belirli bir zamanı
gösterirken, su saatleri ne kadar zaman geçtiğini de gösteriyordu. Bu yüzden su saatinin
icadı zaman ölçümünün gerçek başlangıcı sayılabilir. Su saatlerine su hırsızı anlamına gelen
"klepsydra" deniyordu. Bu saatleri, ilk olarak Mısırlılar icat etmiş olsalar da, Yunanlılar
geliştirmişlerdir. Su saatleri yüzyıllar boyunca mekanik saatlerin bulunmasına kadar
kullanılmıştır. Tek çanaktan oluşan su saatlerinde, içi su dolu ve altında bir delik olan
çanağın içinden dışarı su boşaldıkça içindeki işaretler zamanın geçişini gösterir. Bu tip
saatler daha çok duruşmalarda avukatların konuşma sürelerini belirlemede kullanılmıştır.
Birkaç çanaktan oluşan türlerde ise, su bir çanaktan diğerine doluyordu.
Su saatlerinin başka bir çeşidi de dibinde delik olan metal bir kaptan oluşuyor. İçi su dolu
böyle bir kap daha geniş bir kabın içine konduğunda yavaş yavaş doluyor ve dibe batıyor.
Mısır’dan başka, İngiltere ve Seylan’da da bulunmuş olan bu tip su saatleri, günümüzde hâlâ
Kuzey Afrika’da bazı yörelerde kullanılmaktadır. Su saatleri popülerleştikçe daha çok
özenilerek yapılmaya başlanmış ve karmaşık mekanizmalar üretilmiştir.
M.Ö. 250’de Arşimet, yaptığı su saatine dişliler ekleyerek gezegenleri ve ayın yörüngesini de
göstermiştir. Daha gelişmiş su saatleri M.Ö. 100 ve M.S. 500 yılları arasında Yunan ve
Romalı horolog ve astronomlar tarafından yapılmıştır. Bu saatlerde damlama deliğinin
aşınmasını ya da tıkanmasını önlemek için delik değerli taşlardan yapılabiliyordu. Su basıncı
düzenlenerek akış sabit kılınıyordu. Bazı su saatleri zil çalan, çakıl taşı fırlatan
mekanizmalarla donatılmıştı. Hatta bazılarında kapılar açılıp insan figürleri çıkıyor ve bunlar
saati haber vermek üzere zil çalıyorlardı.
M.S. 200 ve 1300 arasında Uzak Doğu’da mekanik göksel su saati yapımı gelişmişti. 3.
yüzyıl Çin klepsydraları astronomiyle ilgili konuları gösteren değişik mekanizmaları
içeriyordu. En karmaşık saat kulelerinden birisi Çin’de Su Sung’un M.S. 1088’de yaptırdığı
dev saat kulesidir. Yedi-sekiz metrelik kulede gündüz ve gece her saat başında iki parlak
bronz top yine bronzdan yapılmış iki şahinin ağzından bir bronz kabın içine düşüyordu. Kabın
dibindeki delik, bronz topun yeniden yerine dönmesini sağlıyordu.

Şahinlerin üstünde de günün her saati için bir dizi kapı ve daha yukarıda da yanmamış
durumda birer lamba duruyordu. Her saat başında bronz toplar düştükçe bir çan çalıyor ve
biten saatin kapısı kapanıyordu. Toplar gece saatlerini belirtmek üzere düştüğünde ise o
saatin lambası yanıyordu.
Yunanlı astronom Andronikos’un M.S. 1.yy’da yaptığı Rüzgâr Kulesi, klasik antik çağdan
sağlam kalan ender binalardandır. Sekizgen biçimindeki yapıda, mekanik klepsydranın
yanında güneş saati, yel değirmeni ve bazı bilimsel araştırmaların yapılmasına yarayacak
düzenlemeler ve bir su tankı bulunuyordu.
Su saatleri de sadeliklerine rağmen sorunluydular. Soğuk bölgelerde suyun akışkanlığının
azalması, deliğin tıkanması, suyun sabit akmaması gibi sorunlar vardı. Bütün bunlara
rağmen su saatleri yüzyıllarca kullanılmıştır.
Kum Saatleri
Kum saatleri zamanın geleneksel sembolüdür. Saatin ilk tasarımı olan yumurta biçiminde
cam kaptan akan kum yüzyıllar boyunca sabit kalmıştır. Saatlerde kumun yanında, zaman
zaman pudra haline getirilmiş yumurta kabuğu, civa ya da ince toz siyah mermer de
kullanılmıştır. Kum saati, Avrupa’da ilk kez 8. yüzyılda bir papazın buluşuyla kullanılmaya
başlamıştır. Camcılık becerisi geliştikçe, kumun doldurulduğu ağız da eritilerek kapatılmış ve
nemlenerek akışın zorlaşmasının önüne geçilmiştir.
16. yüzyıldan günümüze bu saatler sürekli zamanı ölçmek için değil, belirli bir sürenin
başlangıcını ve bitişini göstermek için kullanılmıştır; kiliselerde dua süresi, gemilerde
tayfaların nöbet süresi ya da gemilerin hızlarının belirlenmesi.
Belirli sayıda kulaç aralıklarıyla düğüm atılmış ve ucuna bir kütük bağlanmış bir ip denize
atılıyor ve bir gemici kum saatiyle belirli zaman dilimleri içinde kaç düğümün suya girdiğini
sayıyordu. Eğer belirlenen sürede beş düğüm inmişse, geminin hızı beş deniz mili oluyordu.
19. yüzyıl sonuna kadar yelkenli gemilerde hız belirlemek için bu yöntem kullanılmıştır.
Soğuk iklimlerde su saatine göre daha yaygın kullanımı olduğu halde, kum saati gün
boyunca zaman ölçümü için çok uygun bir gereç değildi. Bunun için, ya çok büyük yapılması,
ya da başında her an birinin beklemesi gerekiyordu. Bazı kum saatlerinde bulunan
kadrandaki gösterge, saatin her başaşağı edilişinde bir saat ileri alınıyordu. Yine de, kum
saati uzun bir dönem boyunca küçük zaman aralıklarının ölçülmesinde başarıyla
kullanılmıştır. Bugün hâlâ ahçılar yumurta kaynatırken kum saati kullanıyorlar.
Ateş Saati
Zamanın ölçülmesi için değişik yöntem arayışlarıyla yapılan birçok deneme arasında ateş
saati de bulunuyor. Petrol lambasının alevi ile çalışan saat mekanizmasında, tüketilen yağın
bölmeli bir saydam kapta izlenmesi ya da kısalan mumun gölgesinin, arkadaki bir cetvel
üzerindeki boyuna göre saatler belirleniyordu.

Çin, Japonya, ve Kore’de zaman ölçülmesi için ateş kullanımı değişik bir nitelik kazanmıştır.
Bu ülkelerde özellikle tapınaklarda ödağacı ve benzeri kokulu nesneler dövülerek toz haline
getiriliyor ve sonra da sıkıştırılarak saydam bir tüp içine yerleştiriliyordu. Zaman ölçümü tüp
içinde ateşin ulaştığı yere göre yapılıyordu.
Değişik türleri olan ateş saatleri alarm saati olarak bile kullanılıyordu. İstenen saat yerine iple
bağlanan iki küçük ağırlık, alev ipi koparınca bakır bir yüzeye düşüp ses çıkarıyordu.
Kral Alfred’in buluşu olan mum saati belki de bütün zaman ölçme araçlarının en basit olanıdır.
Bu saat eşit aralıklara bölünmüş bir mumdan oluşuyor. Mum yandıkça zamanın geçişi
ölçülebiliyor.
Ateş saatlerinin de doğruluğu her zaman şüpheliydi. Yine de, bütün zaman ölçme araçları
gibi kendi sınırları içinde bir amaca hizmet etmişlerdir.
Mekanik Saatler
Zamanın mekanik olarak ölçülmesi yönündeki ilk adımlar din adamlarından gelmiştir. Keşişler
dua etmek için kesin saati bilmek zorundaydılar. İlk mekanik saatler, saati göstermek değil
duyurmak üzere yapılmışlardı. Bu saatler birer ağırlığa bağlı olarak çalışıyorlardı ve belirli
zaman aralıkları ile gonga vuran tokmaklarla donatılmışlardı. Daha önceki yüzyıllarda, eski
saat sistemlerinin sesli birer uyarı vermesini sağlama çabaları olumlu sonuçlanmamıştı.
Geçen süreyi ufak taş parçacıkları atarak ya da düdük öttürerek belirten karmaşık
mekanizmalar üretilmişti.
Güneş saati, su saati ve kum saati, değişik şekillerde süreyi göstermek amacına yönelikti.
Mekanik saat ise manastır hayatında belli bir mekanik işlevi yerine getirmek, bir çekiç
aracılığıyla ses üretmek ve böylece belirli zaman aralıklarını belirtmek amacını gütmekteydi.
O dönemlerde saatlerin çan çalması gerektiğine inanılıyordu. İngilizcede saat anlamına gelen
"clock" kelimesi Latince "clocca"dan gelmektedir ve çan anlamındadır. Ancak, daha sonra bu
kelime bütün saatleri tanımlamaya başlamıştır.
Mekanik saatler için bulunan mekanizma, ağırlığın asılı olduğu ipi ya da zinciri kısa aralıklarla
tutan ve bırakan bir vargel düzenidir ve tüm modern saatlerin de ortak özelliğidir. Böylece,
kısa aralıklarla duran ve inen bir ağırlık, saat mekanizmasını günün uzunluğuna ya da
kısalığına bağlı olmaktan kurtarıyordu.
Bu mekanizmanın en eski türü "kamalı" olarak biliniyor. Ucuna ağırlık bağlı iki yanından
atlamalı olarak tırnaklarla donatılmış bir metal çubuk ve yatay olarak gidip gelen bir milden
oluşan mekanizmada, her gidişte bir tırnak salıveren bir düzen oluşturulmuş ve milin ivmesi
de dış ucuna takılmış bir ağırlıkla kontrol edilmiş. Ağırlık uzağa çekilince salınım hızlanıyor,
yaklaştırılınca da yavaşlıyor. Böylece, başlangıçta dakikaların ve daha sonra da saniyelerin
belirlenmesi mümkün olmuştur. Mekanik saatlerin içinde en ünlülerinden olan Giovanni di
Dondi’nin tasarımı, ağırlıkla işleyen mekanizmaya bağlı sarkaç ve sekteli rakkas dişlisinden
oluşuyordu ve saatte kadran bulunmuyordu.

Gündüz saatlerinin gece saatlerine uymayan saat sistemi, 14. yüzyılda mekanik saatlerin
yapılmasına kadar devam etmiştir. Günü eşit saatler halinde bölen ilk saat, Milan’daki Saint
Gottard kilisesi saatidir.
Yüzyılın ortasına doğru büyük Avrupa şehirlerinin kulelerinde mekanik saatler görülmeye
başlanmış ve gittikçe yayılmıştır. Vargel düzeniyle çalışan bu saatler 300 yıl boyunca devam
etmiştir.
1500’lerde Nürnberg’de Peter Heinlein’ın zembereği bulmasıyla, büyük ağırlıklar kalkarak
taşınabilir küçük saatler olanaklı kılınmıştır. İlk saatlerde kadran, akrep ve yelkovan
bulunmuyordu. Okuma yazma oranının düşük olması, saatlere insanların bakıp anlayacağı
yazılar koymak yerine çan sesleri konmasını gerektiriyordu. Süreyi görsel olarak göstermek
için saatlere kadranı ilk olarak kullanan ve 1344’te 24 dilimlik saati yapan Dondi’dir.
Saat gelişiminde atılan başka bir büyük adım da sarkacın bulunmasıdır. Kilisede papazı
dinlerken kürsünün üzerinde sallanan lambanın salınım zamanının sabit olduğunu farkeden
Galileo, sarkacın salınım periyodunun, ağırlığına ya da genişliğine değil, uzunluğuna bağlı
olduğunu bulmuştur. Galileo, ölümüne yakın, sarkaçla çalışan bir saat tasarlasa da bunu
gerçekleştirememiştir. İlk çalışan sarkaçlı saati 1656’da, Galileo’nun ölümünden 14 yıl sonra,
Alman astronom Christian Huygens yapmıştır. Huygens’in saati önceleri günde bir dakikadan
az hata veriyordu. İlk olarak sağlanan bu hassaslığı, Huygens çalışmalarıyla hatayı günde 10
saniyeye düşürerek, artırmıştır.
Sarkacın bulunmasıyla ilk defa olarak saatlere dakika ve saniye kolları eklenmiştir.1670’lerin
ortalarında Huygens’in balans yayını geliştirmesi taşınabilir saatlerin gerçek bir cep saati
haline getirilebilmesini sağlamıştır. Yay mekanizmasının bulunması, zamanın hem karada
hem de denizde aynı doğrulukta ölçülebilmesini sağlamıştır. Balans yayının geliştirilmesi ile
gittikçe küçülen saatler cepte ya da kolda taşınabilmeye başlamış, ilk ucuz cep saatleri
ABD’de üretilmiş, kol saatleri ise 1890’larda ortaya çıkmıştır. Başlangıçta sadece kadınların
kullandığı kol saatleri I. Dünya Savaşı sırasında erkekler arasında da yaygınlaşmıştır.
Zamanı karada ve denizde aynı olarak ölçebilen bu yeni saatlerle zaman birimlerinin
hassaslığı sorgulanmaya başlanmıştır. Bir saniyenin uzunluğu neydi? Basit bir hesapla
saniye dakikanın 1/60’ı, dakika saatin 1/60’ı ve saat te günün 24’te biri olduğu için bir saniye
ortalama güneş gününün 86 400’de biri olarak ortaya çıkar. 1820’de zaman aralıkları bu
hesaba göre standardize edilmiştir.
Kuvars Saatler
1920’lerde kuvars kristalli saatin bulunması, zaman ölçümünde yeni bir çığır başlatmıştır.
Enerjisini bir yıl ya da daha uzun ömürlü pilden sağlayan bu saatlerin kurulmasına gerek
yoktur. Kuvars saatler, kuvars kristallerinin piezoelektrik özelliğine dayalıdır. Eğer, yapısal
simetri merkezi bulunmayan bir kristale elektrik uygularsanız biçimini değiştirir; ve eğer onu
sıkıştırır ya da bükerseniz elektrik üretir. Uygun bir elektronik devreye bağlandığında kristal
titreşir ve sabit bir frekansta elektronik saati çalıştırabilecek elektrik sinyali üretir.

Kuvars kristalinin titreşimleriyle 24 saatlik bir gün milyonda bir saniyelik aksamayla
belirlenebiliyordu. Ancak, kuvars kristali elektrik akımının etkisiyle bir süre sonra mekanik
özelliklerini değiştirdiği için başlangıçta çok hassas olan saatler birkaç ay sonra geri kalmaya
başlarlar.
Kuvars saatler hassasiyetleri ve fiyatları ile piyasaya hakim olsalar da, daha hassas ve bu
hassaslığı uzun süre koruyabilecek saatlere duyulan ihtiyaç arayışları devam ettirmiştir.
Atom Saatleri
Bilim adamları, atomların çok uzun zaman durağan kalabilen rezonanslara sahip olduklarını
anladıklarında, hidrojen veya sezyum atomunun daha hassas saatler için potansiyel birer
sarkaç olabileceğini buldular. 1930 ve 40’larda radar ve yüksek frekanslı radyo iletişimleri,
atomlarla etkileşime girecek elektromanyetik mikrodalgaların üretilebilmesini olanaklı
kılmıştır.
1949’da ABD’de NIST laboratuvarlarında amonyağa dayanan ilk atom saati yapılmıştır.
1957’de ise yine NIST, ilk sezyum atom saatini gerçekleştirmiş ve 1967’de atomun doğal
frekansı, yeni uluslaraarası zaman birimi olarak tanınmıştır. Buna göre, 1965 yılına kadar bir
yılın 31 556 925.974 7’de biri olarak kabul edilen saniye sezyum atomunun rezonans
frekansının 9 192 631 770 salınımına eşittir. Bu, sezyum atomunun ileri geri titreşim yapması
için geçen süreye karşılık gelir.
Şu anda 1/10 trilyonluk hatayla zamanı ölçebilen atom saatleri de geliştiriliyor. NIST
laboratuvarlarında yapılmakta olan yeni sezyum atom saati 300 milyon yıl 14. ondalık
haneye, ABD’de Ulusal Standartlar Enstitüsü’nde üzerinde çalışılan cıva iyonu saati ise 30
milyar yıl boyunca 16. ondalık haneye kadar şaşmadan çalışabilecek.
Atom saatinin keşfiyle sağlanan uzun süreli hassaslığın yanında çeşitli olaylar ve süreçler
birbiriyle mükemmel bir şekilde senkronize edilebiliyor ve yer tayinleri kesin bir doğrulukla
hesaplanabiliyor. Kesin zamana bağlı modern hayatta her geçen gün daha hassas saatlere
ihtiyaç duyuluyor ancak bu hassaslığın sonu nereye varacak, bu bilinmiyor.
Dünyanın dönüşü nedeniyle,farklı zamanlarında farklı yerler güneşe bakar.Londra’da gün
ortası iken New York’ta tan vakti ve Adelaide’de hala gecedir.İnsanlar, zamanı doğrudan
Güneş’in konumuna bakarak belirleyecek olursa, Dünya genelinde saatler, binlerce farklı
zamanı gösterecektir.İngiltere 1880’de Greenwich’deki Kraliyet Gözlemevi’nin zamanını,
standart zaman (Grennwich Ana Zamanı ) olarak belirledi.1884’lere gelindiğinde Greenwich Ana
zamanı bütün Dünya’da temel standart ana zaman olarak kabul edildi.Merkez olarak
Greenwich meridyeni (0 meridyeni ) alan bir 24 saat dilim sistemi düzenlendi ve kısa bir süre
içinde dünya çapında kabul gördü.Saat dilimi Greenwich’ten doğuya doğru gidildikçe ilerler ve
batıya gittikçe geriler.

4.SONUÇ
“ İnsanoğlu başlangıçtan bu yana zaman denilen anlaşılması zor kavramla uğraşmış,
yıldızlara ve güneşe bakarak zamanı anlamaya ve hesaplamaya çalışmıştır. İlk başta
insanlar için sadece yağmurun, karın, soğuğun, sıcağın zamanını bilmek yetiyor, mevsimler
insanların hayatlarını yönetip, hasat zamanını, göç zamanını, barınma zamanını
söylüyorlardı. Gittikçe daha küçük zaman birimlerine ihtiyaç duyan insanlar, yılı aylara ve
haftalara bölmeye başlamışlardır. Zamanın geçişinin en belirgin göstergesi olan gün, güneş
doğunca başlıyor ve çalışma süresi aydınlık zamanı kaplıyordu. İnsanların geceyi gündüze
benzer kılma çabaları, günü daha küçük zaman birimlerine ayırmayı gerektiriyordu.”
açıklamalarına göre zamanı ölçmenin insanların ihtiyaçlarından dolayı bulunduğunu
öğrenmiş olduk.
Araştırmalarımızda zaman ölçülerinin tarihçesini öğrendik.
Proje çalışması yaparak grup çalışmasını ve araştırma yapmayı öğrendik.
İlişkili Etiketler

odevindir Ana Sayfam Yap Sık kullanılanlara ekle zamanı ölçen - gösteren araçlar geçmişten günümüze nasıl bir degişim geçirdi Paylaş

Odevindir